12 Aralık 2020 tarihinde Çatlak Zemin internet sitesinde Nazlı Karabıyıkoğlu “Biz, bizlere yaptıklarının taciz olduğunu anlayıp, kendimize bile söylendik” başlıklı bir yazı yazdı.

12
Aralık 2020 tarihinde Çatlak Zemin internet sitesinde 
Nazlı
Karabıyıkoğlu “Biz, bizlere yaptıklarının taciz olduğunu anlayıp, kendimize
bile söylendik” başlıklı bir yazı yazdı. Son günlerin önemli tartışma temalarından biri olan bazı erkek
yazarların genç kadın yazarlara yaptıkları cinsel tacizlere üzerine bir yazı
yazdı. #MeToo hareketinin bir benzer niteliği örneğini oluşturan bu yazı,
aslında pek çok kadının bu ülkede yaşadıkları istismar deneyimlerini saklamak
zorunda kalmasının nedenlerini irdeliyor. Kadın olmanın susmak ve sesiz kalmak
gerektiğini öğrenmenin bir deneyiminin artık sesli hale gelen çığlığı. Öyle ya
kadın olmayı öğrenmek demek, erkeğin karşısında ne yaparsa yapsın sesiz olmak
ve kalmanın gerekli olduğunu öğrendiği bir deneyim. Sevgili Nazlı da, yazar
olma deneyimi sırasında Türkiye’nin Kafkası olduğunu düşündüğü bir yazar
tarafından yapılan taciz öyküsünü anlattığı bir yazıyı yazmış. Yaşadıklarının
onun kişiliğini nasıl derinden etkilediğini, nasıl kendisiyle hesaplaştığını
anlattığı bir acı deneyim artık sesli çığlığı, tam 12 yıl sonra gelen bir
çığlık.



Benzer
deneyimleri pek çok kadın yaşıyor, ama bunun bir şiddet olduğunun farkında
değil. Şiddet olduğunu öğrendiğinde ise, çok geç kalınıyor. İçinde açılan derin
boşluğun, kendini suçlamanın çaresizliğini yaşıyor. Ama #MeToo hareketi bu
yarayı bir nebze hafifletiyor sanırım. Ama şiddet öykülerinin en kanıksanan yanı
yaşayan sürecin toplumsal ataerkil değerler sisteminin kadınlara öğrettiği
suçluluk hali, sen ne yaparsan aslında eylemin suçlusu sensin ve susmalısını
öğretmesi. Fail erkek haklı, çünkü o güçlü olan ve o erkek olan, o ne yaparsa
toplumsal olarak suçtan muaf, kadın ise doğuştan suçlu, suçu yaşadığı toplumda
kadın olması!  Kadının baştan suçlu
doğduğu bir dünya bu. Kadın olmak sana sürekli suçlu olduğunu hissettirme haliyle
öğretiliyor.



Erkek
egemen bu dünyada erkek olmanın onlara her şeyi yapma hakkını verdiği, öyle düşündürttüğü
bir dünya. Onlar kadınları geleneksel rol, değer ve eylemlilikler içine
hapsediyor. Ama kendileri özgür yaşayıp, eylemlerine istedikleri gibi kılıflar,
örfe, geleneğe, inanca, ideolojiye, bir iktidara ya da bir kişiye dayandırma
hakkına sahipler. Bu sadece edebiyatta değil, toplumun her alanında evde,
okulda, işyerinde, sokakta, her yerde ve her ilişkide yaşanabiliyor. Ama şiddet
olduğunu anlamak çok uzun zaman alabiliyor. Nazlı’nın örneğinde olduğu gibi
yıllar alabiliyor. Aslında kadınların kendi duygularını konuşmaları daha kolay
gibi düşünülüyor. Öyle ya kadınlar hep çok konuştukları, vıdı vıdı ettikleri için,
istismarların da kolay ifşa edilebileceği düşünülüyor. Ama onlar da biliyor ki,
ifşa edildiğinde önce kendileri, kendi eylemlilikleri kadınlıkları temelinde yargılanacak,
başta suçlu ilan edilecekler. Çok cesur olmaları, erkek egemen sistemi,
güçlüleri karşılarına alabilecek cesaretleri ve güçleri olmaları gerekir. #MeToo (Ben de)o kadar da kolay değil aslında…



Nazlı
ve pek çok kadın için yaşadıklarını anlatmak hiç kolay değil, kendinle,
toplumla yüzleşmen gerekecek. Bu ülkede kadın olarak doğmanın ve kendilerine
her ne yapılırsa yapılsın susmaları gerektiğinin öğretildiği bu toplumda,
ahlaklarının, namuslarının sorgulanacağı, suçlu, hatalı olanın fail olan erkek değil,
kadın olanın, olmanın olduğunun öğretildiği ataerkil bir dünyada,
konuştuklarında başlarına ne geleceğini, kendi cinsleri dahil suçlanacaklarını
biliyorlar. Zaten yıllarca kendileri de öyle yapmış, olanlardan kendilerine pay
biçip, kendilerini suçlamadılar mı? Aslında suçladıkları için sessizliği
seçmişler yıllarca. Giyinme biçimleri, konuşma tarzları, hatta o mekanlarda
olmaları bile suç! Neden o elbiseyi giderayak yanıma geldin! Neden gecenin o
saatinde evindeydin, sokaktaydın ki! Neden gülüyordun! Neden makyaj yapmıştın!
Neden ses çıkarmadın? Neden çığlık atmadın? Demek ki sen de razıydın! Neden
kendi isteğinle evine gittin! Neden patronunla yemeğe çıktın! Türlü suçlayıcı
ifadeler baştan kadınları yargısız infaza götürüyor mu zaten. Onlar da bu
ifadelerin suçluluğuyla yetiştikleri için baştan kendilerini suçlayıp,
failler karşısında sesiz kalmayı tercih ettiler, ediyorlar.



Bu
ülkede kadına yönelik şiddetle mücadelenin tarihi 1990’lı yıllarda başladı ve
bir arpa boyu ancak yol alındı. Daha fazla yol almak istiyorsak, artık
kadınların sesleri daha fazla çıkmalı ama diğerlerinin de kulaklarını açması ve
bu sesi duyması gerekir. Hadi hep birlikte biraz dinleyelim, yargılamadan,
suçlamadan. Şiddetin failini meşru göstermek için ataerkil bahanelere
sığınmayalım. Failin hayatı mahvolacak diye sinmeyelim. Onun mahvettiği
hayatları görmezden gelmeyelim. Amaç tekil kişiyi yok etmek, toplumsal bir linç
değil, zihniyetle mücadele etmek. İnsanlardan Tanrılar yaratmayın, güçlü olanı tanrılaştırmayın,
erkekleri de yarı Tanrılar haline getirmeyin! Sesini yükselteni, çığlıkları
dinleyelim, onları yalnız bırakmayalım. Sessizin sesi, güçsüzün umudu, ezilenin
de hak arayışında yoldaşı olalım. Eğer sessiz kalmaya devam ederseniz, edersek,
unutmayalım ki, siz bağırdığınızda sesinizi dinleyecek kimse kalmayacak bu
gidişle!